Dünyada herşey,
Güneşin doğuşundan bir diğer doğuşuna göre ayarlandığı için,
bize sanki herşeyin bir başı ve sonu varmış gibi gelir.
Bu şekilde lineer bir zamanın
sadece bir illüzyon olduğunu kavrayabilmemiz zordur.
'' Geçmiş, şimdi ve gelecek ne kadar sürekli olursa olsun;
aradaki fark bir illüzyondur'' -A.Einsein-
Bir örnekle açıklamak gerekirse;
Kenarında üç balıkçı adamın durduğu, bir nehir düşünün.
Balıkçılar birbirlerinden birer mil uzaktalar
ve birbirlerini göremiyorlar.
Ama siz dağı tepesindesiniz
ve aşağıdaki tüm manzarayı gözlemliyorsunuz.
Şimdi ortadaki balıkçıyı geçen bir gemi hayal edin.
Gemi, ortadaki balıkçının şimdisinde,
fakat ilk balıkçının geçmişinde,
üçüncü balıkçının ise geleceğindedir.
Siz bütün odakları gördüğünüz için
herşey sizin şimdinizdedir.
Bu örnekten anlaşılacağı gibi,
zaman ona baktığımız yere göre görecelik gösterir.
Bizim üç boyutlu
ve lineer zamana bağlı dünyamızın dışından
buraya bakıyor olsaydınız,
geçmişin, şimdinin, ve geleceğin
bütün olasılıklarını aynı anda görebilecektiniz.
Diğer yandan dikkate alıması gereken bir nokta daha vardır.
Dağın tepesinden geçmişi, şimdiyi,
ve geminin üçüncü balıkçıyı geçme olasılığını gördünüz.
Fakat geminin kaptanının yapabileceği terciler vardır.
Durup ikinci balıkçının yanında balık tutmaya karar verebilir.
Eğer bunu tercih edip bol balık yakalayabilirse,
nehirde daha ileriye gitmekten vazgeçebilir.
İstediği kadar balık yakalayınca,
geldiği yoldan geri dönüp ilk balıkçıyı geçebilir.
Bu ana kadar dağın tepesinden gördüğümüz,
geçmişin, şimdinin, ve gelecekte olabilecek
iki ihtimalin algılanmasıdır.
Geminin kaptanının durup geceyi
ikinci ve üçüncü balıkçının arasında
kamp kurarak geçirmeye karar verdiğiniz farzedin.
Balıkçıların da yapabilecekleri tercihler vardır.
Üçüncü balıkçı bu günlük bu kadar diyip,
eve gidip gemiyi hiç görmeyebilir de.
Yukarıda gördüğünğz gibi önceden çizilen bir gelecek yoktur.
Bizlerin ortak tercihine dayanan geleceğin olsılıkları vardır.
-Tevratın şifresi/Joseph Noah-
Posts tonen met het label Okudugum Kitaplardan/Yolcu. Alle posts tonen
Posts tonen met het label Okudugum Kitaplardan/Yolcu. Alle posts tonen
04 januari, 2012
28 december, 2011
Ölümün Ötesi
Son Sözlerden
Y:Dünyada kazanılacak bir çok ders vardır.
Eğer belli dersler öğrenilirse,
bu diğer dersleri kolaylaştırır.
Biz şimdi size koşulsuz sevgiden bahsedeceğiz.
Bu kavramı deneyimlemek için insanın koşulsuz sevgi dediğimiz
bu enerjinin ''eksikliğini'' deneyimlemesi gerekir.
Böylece, büyük planda, insan kendini kranlıktan,
sevgi ve anlayış eksikliğinden kurtulup yuvaya dönmüş bulur.
Ve o yeniden bu alemdeki ışığa kavuşur
ve bu koşulsuz sevgiyi verenlerle kuşatılır..
O zaman, insan bu sevginin eksikliğini kolayca hatırlayabilir
ve onun bolluğuna en uyumlu biçimde karşılık verebilir.
Bu şimdi bir bütün olarak bu gezegenin öğrendiği bir derstir.
Gezegende mevcut krmaşa ve uyumsuzluk,
bu sevgiyi neredeyse tanınmaz hale gelecek kadar örtüp çarpıtmıştır.
S:''Koşulsuz sevgiyi tanımlayabilir misiniz? ''
Y: Bunun sizin sözcüklerinizle doğru biçimde tanımlanması biraz zordur.
Çünkü; bunu hakkıyla yapacak hiç bir kavram yoktur.
O tarif edilir ama tanımlanamaz.
S: ''O halde onu tarif edeblir misiniz ?''
Y:Bunun sizin gezegeninizdeki en doğru tarifi
ya da örneği bir annenin çocuğuna duyduğu sevgidir.
Çünkü o yaşadığı topluma uysada uymasa da anne bu çocuğu sever.
İnsan, çocuğunu toplum yasalarını çiğnediğini
ve bunun cezasını görmesi gerektiğini gördüğü zaman,
ona daha fazla sevgi verir, daha fazl anlayış gösterir.
Ve çocuğun açısından bu sevgi
ve anlayışa daha fazla ihtiyaç olduğundan,
bu davranış tam olması gerektiği gibidir.
Böylece o yasaları çiğneme koşulları ne olursa olsun bu sevgi
koşulsuz biçimde verilir.
Bu sevgi sırf bu ikisi arasındaki ilişki ve bağın doğası yüzünden verilir.
Bu koşulsuz sevginin bir örneğidir.
S: ''Bu birbirimizden öğrenmemiz gereken bir şeydir.
Ama, İnsanların nasıl olduklarını bilirsiniz.
Bırakın koşulsuz sevmeyi bazıları için sevmek bile zordur.
Bu bazı insanların anlayamayacağı kadar zor bir kavram.
İsa'nın bu dünyada öğretmeye çalıştığı şey bu koşulsuz sevgi değil miydi ? ''
Y: Bu karşı gelinemez br gerçek!
Onun enkarnasyonu koşulsuz sevginin kişiselleştirilmesiydi.
Birçokları şimdi bu gerçeğe uyumlanıyor ve mesih'in
öğrettiklerindeki inceliklerin farkına varıyor.
S: ''Sunmak istediğiniz başka ders var mı ''
Y: Hoşgörü ve sabrın ikiz gibi olduklarını,
her birinin diğerini tamamladığını söyleyebiliriz.
Çünkü biri olmadan diğeri de olamaz.
S:''Bunlar dünyaya geldiğimizde öğrenmeye çalıştığımız derslerden bazılarımı ?''
Y:Evet.Gelişkin ve sağlıklı bir kişliğin bu niteliklere sahip olması gerekir.
Biz,
hayatta deneyimlediklerinden daha fazla şey olması gerektiğini hissedenlere sesleneceğiz.
Siz, daha fazla şey arzu ediyorsunuz,
ancak onu deneyimlemek için açmanız gereken kapıyı bulamıyor görünüyorsunuz.
Eğer bu benzetmeyi kullanırsak, sizin kapınız zihninizden başak bir şey değildir.
Fiziksel kattaki nihai hedef kendini bilmektir.
Size , kendinizi bilmek için sizi zorlayacak bir çok ders sunulacak .
Ve çoğu kez bunlar acı verici olacak.
Sizden gülü incelemenizi ve böylesi bir güzellikte daima acı verici
bir unsur olduğunu görmenizi istiyoruz.
Gülden zevk alabilmeniz için onu sapından koparmanız gerekir,
o zamanda parmağınıza gülün dikenleri batabilir.
Fiziksel kattaki yaşam da buna benzetilebilir.
Ancak,
Bu sıkıntılı kederli zamanlarda sizden,
deneyimlerinin daima kendinizin
seçtiğinizi hatırlamanızı istiyoruz.
Deneyimleyeceğiniz şeyleri siz seçersiniz ki,
böylece ihtiyacınız olan şeyleri öğrenebilirseniz,
o zaman onlar boşuna yaşanmış olmayacaklar.
Siz gerçekten kendi kaderinizin efendisisiniz.
Siz,
kendinizin yaşamınızin tam kontrolüne hipsiniz.
''Ne zaman, nerede ve nasıl '' gibi kararları siz veriyorsunuz..
Biz,
kendi görüş noktamızdan, tüm seçenekleriniz önünüze srildiğini görebiliyoruz.
Ama, nihai kararı vermesi gereken sizsiniz.
Ve siz bu katta yaşarken başkalarını da etkilersiniz.
Siz sürekli olarak çevrenizdeki insanları tkilersiniz.
S:''Bir başka insanı etkilememiz gerektiğini düşünüyordum ''
Y:İnsanlara hükmetmek ve onları etkilemek farklı şeylerdir.
Eğer insanları etkilemeseydiniz;
onlara bir şeyler öğretmeniz mümkün olabilir miydi ?
Her insan olumlu olan ile olumlu olmayanı ayırdetme yeteneğine sahptir.
Siz sadece parçaları sofraya koyarsınız,
ve onların istediklerini seçmelerine izin verirsiniz.
Dünyada daima çok fazla çalkantı var gibi görünür.
Bunlar,bu gezegende vuku bulması mukadder kılınmış olayların
devresel doğası açısından ümüyle doğaldır.
Ancak, sizin persfektifinizden bu hiçte doğal değildir,
çünkü siz;
herşeyin olması gerektiği gibi olduğu bir devre yaşamak istersiniz.
Ama,
eğer herşey olması gerektiği gibi kalsaydı hiçbir şey asla değişmezdi.
Her şey ebediyyen olması gerektiği gibi olurdu.
Dünyanın amacı ise bu değildir.
Çünkü dünya;
bir sınav alanı,
bir savaş alanı
bir oyun alanıdır..
Böylece çeşitli deneyimsel deneyimsel tezahürleri uzlaştırmak için
bazen realiteleri değiştirmek gerekir ki üzerinde durulan,
öncelik tanınan nokta birinde daha az,
diğerinde diğerinde daha fazla olsun.
Belki bu o zaman bir oyun alanından çok bir savaş alanı olacaktır ya da;
bunun tersi yaşanacaktır.
İhtiyaç olduğunda öncelikler değiştirilir.
Ve sizin karışıklık ve çalkantı olarak nitelediğiniz şey aslında,
önceliklerin yeniden değiştirilmesinin fiziksel tezahürüdür.
Dünyadayken sizin kendi sezgisel rehberliğinizi izlemenizi söyleyebiliriz.
En uygunu bu olacaktır.
Çünkü bir insan için hiç istenmez olan şey,
bir başkası için çok istenir olabilir.
Hiç bir katı dğişmez realite yoktur....
Gerçek diye bir şey yoktur...
Çünkü aslında herşey görecelidir (kuantum fiziği)
Bu yüzden, bir insan gerçekleri ve realiteleri tayin ederken,
bunların sınırı aşıp bir başkasının realite ve gerçeklerine
tecavüz etmemesine dikkat etmelidir.
Böylece,
realiteleri yaratırken, daima sadece en uygun olanın,
BÜTÜN'ün hayrı yönünde olanın tezahür etmesini istemek önemlidir!
Şunu söyleyebiliriz ki gerekli olan tezahür de edecektir...
S:''Biz dünyadakilerin diğer insanların acı
ve ısdıraplarını görüp bunu tekamül olarak değerlendirmemiz çok zor''
Y:Beşeri deneyim perspektifinden baktığınızda bu doğrudur.
Bu şu anda gezegeninizde bulunan çokları tarafından tam
anlaşılmayan bir durum.Siz dünyadakilerin bu tekamülde ,
şimdi bulunduğunuz noktayı tarif etmek yararlı olmaz..
Çünkü;
Eğer henüz başlangıç noktasında olduğunuzu söylesek, o zaman
kalbinize büyük bir ağırlık çökebilir ki bu böyle olmamalıdır.
Ve eğer son noktada olduğunuz söylesek, o zamanda;
bir süre sada gerçekleşemeyebilecek olanı
sabırsız bir biçimde bekleyebilirsiniz.
Böylece hangi noktada bulunuyorsak,
bu karışıklık ve çalkantının içinde
bulunduğumuzu kabul etmek en uygunu olur.
Ve şimdi içinde bulunduğumuz bu dönemde çalışmak
ve devrenin kendi başına devam etmesine izin vermek ....
Şimdiki dönem en önemli dönemdir...
Ölümün ötesi / Dolores Cannon
Y:Dünyada kazanılacak bir çok ders vardır.
Eğer belli dersler öğrenilirse,
bu diğer dersleri kolaylaştırır.
Biz şimdi size koşulsuz sevgiden bahsedeceğiz.
Bu kavramı deneyimlemek için insanın koşulsuz sevgi dediğimiz
bu enerjinin ''eksikliğini'' deneyimlemesi gerekir.
Böylece, büyük planda, insan kendini kranlıktan,
sevgi ve anlayış eksikliğinden kurtulup yuvaya dönmüş bulur.
Ve o yeniden bu alemdeki ışığa kavuşur
ve bu koşulsuz sevgiyi verenlerle kuşatılır..
O zaman, insan bu sevginin eksikliğini kolayca hatırlayabilir
ve onun bolluğuna en uyumlu biçimde karşılık verebilir.
Bu şimdi bir bütün olarak bu gezegenin öğrendiği bir derstir.
Gezegende mevcut krmaşa ve uyumsuzluk,
bu sevgiyi neredeyse tanınmaz hale gelecek kadar örtüp çarpıtmıştır.
S:''Koşulsuz sevgiyi tanımlayabilir misiniz? ''
Y: Bunun sizin sözcüklerinizle doğru biçimde tanımlanması biraz zordur.
Çünkü; bunu hakkıyla yapacak hiç bir kavram yoktur.
O tarif edilir ama tanımlanamaz.
S: ''O halde onu tarif edeblir misiniz ?''
Y:Bunun sizin gezegeninizdeki en doğru tarifi
ya da örneği bir annenin çocuğuna duyduğu sevgidir.
Çünkü o yaşadığı topluma uysada uymasa da anne bu çocuğu sever.
İnsan, çocuğunu toplum yasalarını çiğnediğini
ve bunun cezasını görmesi gerektiğini gördüğü zaman,
ona daha fazla sevgi verir, daha fazl anlayış gösterir.
Ve çocuğun açısından bu sevgi
ve anlayışa daha fazla ihtiyaç olduğundan,
bu davranış tam olması gerektiği gibidir.
Böylece o yasaları çiğneme koşulları ne olursa olsun bu sevgi
koşulsuz biçimde verilir.
Bu sevgi sırf bu ikisi arasındaki ilişki ve bağın doğası yüzünden verilir.
Bu koşulsuz sevginin bir örneğidir.
S: ''Bu birbirimizden öğrenmemiz gereken bir şeydir.
Ama, İnsanların nasıl olduklarını bilirsiniz.
Bırakın koşulsuz sevmeyi bazıları için sevmek bile zordur.
Bu bazı insanların anlayamayacağı kadar zor bir kavram.
İsa'nın bu dünyada öğretmeye çalıştığı şey bu koşulsuz sevgi değil miydi ? ''
Y: Bu karşı gelinemez br gerçek!
Onun enkarnasyonu koşulsuz sevginin kişiselleştirilmesiydi.
Birçokları şimdi bu gerçeğe uyumlanıyor ve mesih'in
öğrettiklerindeki inceliklerin farkına varıyor.
S: ''Sunmak istediğiniz başka ders var mı ''
Y: Hoşgörü ve sabrın ikiz gibi olduklarını,
her birinin diğerini tamamladığını söyleyebiliriz.
Çünkü biri olmadan diğeri de olamaz.
S:''Bunlar dünyaya geldiğimizde öğrenmeye çalıştığımız derslerden bazılarımı ?''
Y:Evet.Gelişkin ve sağlıklı bir kişliğin bu niteliklere sahip olması gerekir.
Biz,
hayatta deneyimlediklerinden daha fazla şey olması gerektiğini hissedenlere sesleneceğiz.
Siz, daha fazla şey arzu ediyorsunuz,
ancak onu deneyimlemek için açmanız gereken kapıyı bulamıyor görünüyorsunuz.
Eğer bu benzetmeyi kullanırsak, sizin kapınız zihninizden başak bir şey değildir.
Fiziksel kattaki nihai hedef kendini bilmektir.
Size , kendinizi bilmek için sizi zorlayacak bir çok ders sunulacak .
Ve çoğu kez bunlar acı verici olacak.
Sizden gülü incelemenizi ve böylesi bir güzellikte daima acı verici
bir unsur olduğunu görmenizi istiyoruz.
Gülden zevk alabilmeniz için onu sapından koparmanız gerekir,
o zamanda parmağınıza gülün dikenleri batabilir.
Fiziksel kattaki yaşam da buna benzetilebilir.
Ancak,
Bu sıkıntılı kederli zamanlarda sizden,
deneyimlerinin daima kendinizin
seçtiğinizi hatırlamanızı istiyoruz.
Deneyimleyeceğiniz şeyleri siz seçersiniz ki,
böylece ihtiyacınız olan şeyleri öğrenebilirseniz,
o zaman onlar boşuna yaşanmış olmayacaklar.
Siz gerçekten kendi kaderinizin efendisisiniz.
Siz,
kendinizin yaşamınızin tam kontrolüne hipsiniz.
''Ne zaman, nerede ve nasıl '' gibi kararları siz veriyorsunuz..
Biz,
kendi görüş noktamızdan, tüm seçenekleriniz önünüze srildiğini görebiliyoruz.
Ama, nihai kararı vermesi gereken sizsiniz.
Ve siz bu katta yaşarken başkalarını da etkilersiniz.
Siz sürekli olarak çevrenizdeki insanları tkilersiniz.
S:''Bir başka insanı etkilememiz gerektiğini düşünüyordum ''
Y:İnsanlara hükmetmek ve onları etkilemek farklı şeylerdir.
Eğer insanları etkilemeseydiniz;
onlara bir şeyler öğretmeniz mümkün olabilir miydi ?
Her insan olumlu olan ile olumlu olmayanı ayırdetme yeteneğine sahptir.
Siz sadece parçaları sofraya koyarsınız,
ve onların istediklerini seçmelerine izin verirsiniz.
Dünyada daima çok fazla çalkantı var gibi görünür.
Bunlar,bu gezegende vuku bulması mukadder kılınmış olayların
devresel doğası açısından ümüyle doğaldır.
Ancak, sizin persfektifinizden bu hiçte doğal değildir,
çünkü siz;
herşeyin olması gerektiği gibi olduğu bir devre yaşamak istersiniz.
Ama,
eğer herşey olması gerektiği gibi kalsaydı hiçbir şey asla değişmezdi.
Her şey ebediyyen olması gerektiği gibi olurdu.
Dünyanın amacı ise bu değildir.
Çünkü dünya;
bir sınav alanı,
bir savaş alanı
bir oyun alanıdır..
Böylece çeşitli deneyimsel deneyimsel tezahürleri uzlaştırmak için
bazen realiteleri değiştirmek gerekir ki üzerinde durulan,
öncelik tanınan nokta birinde daha az,
diğerinde diğerinde daha fazla olsun.
Belki bu o zaman bir oyun alanından çok bir savaş alanı olacaktır ya da;
bunun tersi yaşanacaktır.
İhtiyaç olduğunda öncelikler değiştirilir.
Ve sizin karışıklık ve çalkantı olarak nitelediğiniz şey aslında,
önceliklerin yeniden değiştirilmesinin fiziksel tezahürüdür.
Dünyadayken sizin kendi sezgisel rehberliğinizi izlemenizi söyleyebiliriz.
En uygunu bu olacaktır.
Çünkü bir insan için hiç istenmez olan şey,
bir başkası için çok istenir olabilir.
Hiç bir katı dğişmez realite yoktur....
Gerçek diye bir şey yoktur...
Çünkü aslında herşey görecelidir (kuantum fiziği)
Bu yüzden, bir insan gerçekleri ve realiteleri tayin ederken,
bunların sınırı aşıp bir başkasının realite ve gerçeklerine
tecavüz etmemesine dikkat etmelidir.
Böylece,
realiteleri yaratırken, daima sadece en uygun olanın,
BÜTÜN'ün hayrı yönünde olanın tezahür etmesini istemek önemlidir!
Şunu söyleyebiliriz ki gerekli olan tezahür de edecektir...
S:''Biz dünyadakilerin diğer insanların acı
ve ısdıraplarını görüp bunu tekamül olarak değerlendirmemiz çok zor''
Y:Beşeri deneyim perspektifinden baktığınızda bu doğrudur.
Bu şu anda gezegeninizde bulunan çokları tarafından tam
anlaşılmayan bir durum.Siz dünyadakilerin bu tekamülde ,
şimdi bulunduğunuz noktayı tarif etmek yararlı olmaz..
Çünkü;
Eğer henüz başlangıç noktasında olduğunuzu söylesek, o zaman
kalbinize büyük bir ağırlık çökebilir ki bu böyle olmamalıdır.
Ve eğer son noktada olduğunuz söylesek, o zamanda;
bir süre sada gerçekleşemeyebilecek olanı
sabırsız bir biçimde bekleyebilirsiniz.
Böylece hangi noktada bulunuyorsak,
bu karışıklık ve çalkantının içinde
bulunduğumuzu kabul etmek en uygunu olur.
Ve şimdi içinde bulunduğumuz bu dönemde çalışmak
ve devrenin kendi başına devam etmesine izin vermek ....
Şimdiki dönem en önemli dönemdir...
Ölümün ötesi / Dolores Cannon
Yusuf, Kuyu, Züleyha, Zindan...
Rüzgar,
gam yeme ey Yusuf'un gömleği dedi:
Sen ki,
Mısır'ın kapılarına bu güne dek sergilenmiş
ve bu güne dek sergilenecek ne varsa,
içlerinde en şerefsiz gibi göründüğü halde en şereflisi.
Onursuzluğun onur adına yargılandığı onur.
Onursuzluğun onur adına mahkum ettiği onur.
Ey üç buçuk arşınlık köle bezi,
ey Yusuf'un yırtık gömleği.
Öyle bir kalacak adın ki zamana,
nerede zulüm kendi mantığının üzerine kötülüğünü oturtsa,
nerede kötülükler üreten çark kendi dişlileri arasında öğütürse kendisine uymayanı,
nerede yanlış doğruya baskın çıkarsa,
nerede bulut örterse güneşi bir anlık da olsa.
Akla senin adın gelecek.
Yusuf'un Mısır'ın batı kapısına asılan gömleği,
diye ima edilecek bundan sonra kim ki
na hak yere hak iddiasında bulunursa!
Bir remze dönüşecek senin adın;
Yusuf, Kuyu,
Züleyha, Zindan...
Bu sözcükler ağır
ve meşin ciltli
ve kocaman lügatlerde ne kadar yer alacaksa...
Şeytan şey midir , şer midir ?
Hz Şems ve Hz Mevlana
Mevlana:
-Şeytan şey midir,
şer midir ?
-Şeytan aştan yana bahtsızdır o kadar.
-Şeytanın bize secde etmemesindeki sır neydi?
-Şeytanın sana secde etmemesinin sebebi
seninle bu sırrı geçmek istemesiydi.
Günah burada işlendi.
Şeytan sınırı ihlal etti.
İnsanla birlikte,
meleklerin kaldığı yerden,
daha ileriye gitmek,
yeniden huzura kavuşmak istedi.
Belki insana bu yüzden secde etmedi.
İhtiraslı bir çılgın gibi.
İnsanı kıskandığı için.
Allah'a yakın olabilmek için.
Ama şeytan bilemedi aşksızlığından Allah'a kavuşamayacağını,
insanı bundandır çekemesi:
yani aşktan mahrum olmanın ezikliği şeytanın kaprisi.
- Allah'a en yakın olmak için insan olmak gerekiyorsa,
o da ateşten bir insan olmak istedi öyle mi ?
-Meleklerin masum teslimiyetinin yanında şeytanın kavurucu ateşi. Ve insanın hakikatinin içinde narla nuru birleyeceğini
ve Allah'a teslim olacağını bilemedi.
Bunu bilse kendi ateşinin,
insanla birilikte Allah'a yakın olabileceğini bilse
o zaman insana secde edermiydi ?
-İblisin insanı ateşe dönüştürme çabalarının
bu dünyada sonuçsuz kalacağını,
ama takvaya sarılırsa insanın kendi şeytanını
secde ettirebileceğini biliyoruz artık...
-Bazı insanlar ölünce cehennemin yakıtı olabilecekler
ama bu dünyada elhamdulillah ateş olmayacaklar.
Bu dünya hayatı aynadaki sırdır.
Sır aşk
ve ölümün arasında kıldan ince zar gibidir.
Aşk sırrın tek anahtarı:
kilit ölümde.
Bu dünyayı ölümden önce öldürebilirsek kalbimizde,
aynada sır kalmaz
ve görebiliriz herşeyi.
Her şeyde gzlenen şeytanı.
Onu alnındaki perçeminden tutup
secde ettirebiliriz hemen Allah'a.
-Takva sahibi bir insanın üzerinde gücü yoktur şeytanın.
Sana kendini güçlü göstermeye çalışır sadece.
Hiç uyumaz.
Ancak sürekli zikir ile kurtuluruz onun bizi tanımasından.
Bütün zerrelerinizle yapılan zikrin,
her an her boyutta kainatın birliğine uyumu sağlanır o zaman.
İşte o an şeytan yenilir.
Sen korunnlardan olursun.
Onun ise yaşama alanı kalmaz artık
ve insana secde eder.
-Musa'nın asası yılanı yutar.
İnsanın kalbi o sınır tanımayan şeytanı Allah'a secde ettirir.
İnsanın kendinden bile saklanan SIR,
kalbin sırrı,
nihayet aradan çekilir.
Ve insan kelimeleri de bırakır o sınırda.
Sidretü'l Münteha'nın ötesine geçer...
''Ey karanlıkların gölgesinde tutsak edilmiş insan
Kalbinin içinde seni bekleyen ışığın farkına var artık
O ışık cennette emanet edildi sana
O emanetle indirildin dünyaya
Ateşler içinde bir nurla
Beden çarmıhına gerildin sonra
Kalbinde açan bir gülle.''
Sinan Yağmur/Aşkın Gözyaşları
Mevlana:
-Şeytan şey midir,
şer midir ?
-Şeytan aştan yana bahtsızdır o kadar.
-Şeytanın bize secde etmemesindeki sır neydi?
-Şeytanın sana secde etmemesinin sebebi
seninle bu sırrı geçmek istemesiydi.
Günah burada işlendi.
Şeytan sınırı ihlal etti.
İnsanla birlikte,
meleklerin kaldığı yerden,
daha ileriye gitmek,
yeniden huzura kavuşmak istedi.
Belki insana bu yüzden secde etmedi.
İhtiraslı bir çılgın gibi.
İnsanı kıskandığı için.
Allah'a yakın olabilmek için.
Ama şeytan bilemedi aşksızlığından Allah'a kavuşamayacağını,
insanı bundandır çekemesi:
yani aşktan mahrum olmanın ezikliği şeytanın kaprisi.
- Allah'a en yakın olmak için insan olmak gerekiyorsa,
o da ateşten bir insan olmak istedi öyle mi ?
-Meleklerin masum teslimiyetinin yanında şeytanın kavurucu ateşi. Ve insanın hakikatinin içinde narla nuru birleyeceğini
ve Allah'a teslim olacağını bilemedi.
Bunu bilse kendi ateşinin,
insanla birilikte Allah'a yakın olabileceğini bilse
o zaman insana secde edermiydi ?
-İblisin insanı ateşe dönüştürme çabalarının
bu dünyada sonuçsuz kalacağını,
ama takvaya sarılırsa insanın kendi şeytanını
secde ettirebileceğini biliyoruz artık...
-Bazı insanlar ölünce cehennemin yakıtı olabilecekler
ama bu dünyada elhamdulillah ateş olmayacaklar.
Bu dünya hayatı aynadaki sırdır.
Sır aşk
ve ölümün arasında kıldan ince zar gibidir.
Aşk sırrın tek anahtarı:
kilit ölümde.
Bu dünyayı ölümden önce öldürebilirsek kalbimizde,
aynada sır kalmaz
ve görebiliriz herşeyi.
Her şeyde gzlenen şeytanı.
Onu alnındaki perçeminden tutup
secde ettirebiliriz hemen Allah'a.
-Takva sahibi bir insanın üzerinde gücü yoktur şeytanın.
Sana kendini güçlü göstermeye çalışır sadece.
Hiç uyumaz.
Ancak sürekli zikir ile kurtuluruz onun bizi tanımasından.
Bütün zerrelerinizle yapılan zikrin,
her an her boyutta kainatın birliğine uyumu sağlanır o zaman.
İşte o an şeytan yenilir.
Sen korunnlardan olursun.
Onun ise yaşama alanı kalmaz artık
ve insana secde eder.
-Musa'nın asası yılanı yutar.
İnsanın kalbi o sınır tanımayan şeytanı Allah'a secde ettirir.
İnsanın kendinden bile saklanan SIR,
kalbin sırrı,
nihayet aradan çekilir.
Ve insan kelimeleri de bırakır o sınırda.
Sidretü'l Münteha'nın ötesine geçer...
Kalbinin içinde seni bekleyen ışığın farkına var artık
O ışık cennette emanet edildi sana
O emanetle indirildin dünyaya
Ateşler içinde bir nurla
Beden çarmıhına gerildin sonra
Kalbinde açan bir gülle.''
Sinan Yağmur/Aşkın Gözyaşları
Çocuk ve Evlilik Üzerine
Gençsin ve çocuk sahibi olmak,
evlenmek istiyorsun.
Ben de soruyorum sana:
Bir çocuk istemeye layık bir insan mısın ?
Muzaffer misin,
kendi kendine boyun eğdiren misin?
Duygularına hükmeden misin,
erdemlerinin efendisi misin ?
Bunu soruyorum sana.
Yoksa arzularında dile gelen,
hayvan ve ihtiyaç mı ?
İsterim ki, zaferin
ve özgürlüğün olsun bir çocuğu özleyen.
Canlı anıtlar inşa etmelisin zaferine
ve özgürleşmene.
Kendinin üzerine inşa etmelisin.
Ama önce kendini inşa etmelisin,
dimdik bir beden ve dimdik bir gönülle.
Sürdürmekle kalmamalısın neslini,
yükseltmelisin de !
İki kişinin,
onu yaratandan daha fazla olan birini yaratma istemine
evlilik derim ben.
Böyle bir istemin sahipleri olarak
birbirlerine saygı duymalarına derim ben,
evlilik diye.
Bu olsun evliliğin anlamı
ve hakikati.
Oysa fazlalıkların,
lüzumsuzların evlilik dedikleri şey- ah ne demeli ki buna ?
Ah,
bu iki kişilik gönül yoksulluğu!
Ah,
bu iki kişilik gönül kirliliği!
Ah,
bu iki kişilik sefil huzur!
Evlilik diyorlar bunlara;
ve cennette kıyıldığını söylüyorlar,
nikahlarının.
Eksik olsun lüzumsuzların cenneti!
Eksik olsunlar,
bu cennet bağıyla birbirine bağlanmış hayvanlar!
Gülmeyin böyle evliliklere!
Hangi çocuğun bir gerekçesi olmadı ki,
ağlamak için anne-babasının haline?
Bu adam bir kahraman gibi yürüdü hakikatlerin üzerine
ve sonunda küçük,
süslü bir yalan geçirdi ancak eline.
Evliliğim diyor buna.
Bir meleğin erdemine sahip hizmetçi bir kız arıyordu,
bu adam.
Oysa ansızın hizmetçisi oldu bir kadının.
Şimdi melek olmak gereği duyor bir de !
Sayısız kısa budalalık- aşk budur sizin gözünüzde;
ve evliliğiniz,
uzun bir ahmaklık olarak son verir kısa budalalıklara.
Erkeklerin kadınlara sevgisi
ve kadınların erkeklere sevgisi;
Ah, keşke acı çekenlerle
ve gizli kalmış tanrılarla birlikte acı çekmek olsaydı bu!
Ama çoğu kez iki hayvan birbirini keşfediyor.
En iyi sevginiz bile sadece tutkulu bir taklitten
ve sancılı bir ateşten ibarettir!
Kendinizin üzerinde seveceksiniz,
günün birinde!
Bu yüzden önce öğrenin sevmeyi!
Üstinsana yönelen ok
ve özlem;
Konuş,
kardeşim,
evliliği istemenin nedeni bu mudur ?
Böyle bir istem
ve böyle bir evlilik kutsaldır gözümde.
Böyle Buyurdu Zerdüşt
evlenmek istiyorsun.
Ben de soruyorum sana:
Bir çocuk istemeye layık bir insan mısın ?
Muzaffer misin,
kendi kendine boyun eğdiren misin?
Duygularına hükmeden misin,
erdemlerinin efendisi misin ?
Bunu soruyorum sana.
Yoksa arzularında dile gelen,
hayvan ve ihtiyaç mı ?
İsterim ki, zaferin
ve özgürlüğün olsun bir çocuğu özleyen.
Canlı anıtlar inşa etmelisin zaferine
ve özgürleşmene.
Kendinin üzerine inşa etmelisin.
Ama önce kendini inşa etmelisin,
dimdik bir beden ve dimdik bir gönülle.
Sürdürmekle kalmamalısın neslini,
yükseltmelisin de !
İki kişinin,
onu yaratandan daha fazla olan birini yaratma istemine
evlilik derim ben.
Böyle bir istemin sahipleri olarak
birbirlerine saygı duymalarına derim ben,
evlilik diye.
Bu olsun evliliğin anlamı
ve hakikati.
Oysa fazlalıkların,
lüzumsuzların evlilik dedikleri şey- ah ne demeli ki buna ?
Ah,
bu iki kişilik gönül yoksulluğu!
Ah,
bu iki kişilik gönül kirliliği!
Ah,
bu iki kişilik sefil huzur!
Evlilik diyorlar bunlara;
ve cennette kıyıldığını söylüyorlar,
nikahlarının.
Eksik olsun lüzumsuzların cenneti!
Eksik olsunlar,
bu cennet bağıyla birbirine bağlanmış hayvanlar!
Gülmeyin böyle evliliklere!
Hangi çocuğun bir gerekçesi olmadı ki,
ağlamak için anne-babasının haline?
Bu adam bir kahraman gibi yürüdü hakikatlerin üzerine
ve sonunda küçük,
süslü bir yalan geçirdi ancak eline.
Evliliğim diyor buna.
Bir meleğin erdemine sahip hizmetçi bir kız arıyordu,
bu adam.
Oysa ansızın hizmetçisi oldu bir kadının.
Şimdi melek olmak gereği duyor bir de !
Sayısız kısa budalalık- aşk budur sizin gözünüzde;
ve evliliğiniz,
uzun bir ahmaklık olarak son verir kısa budalalıklara.
Erkeklerin kadınlara sevgisi
ve kadınların erkeklere sevgisi;
Ah, keşke acı çekenlerle
ve gizli kalmış tanrılarla birlikte acı çekmek olsaydı bu!
Ama çoğu kez iki hayvan birbirini keşfediyor.
En iyi sevginiz bile sadece tutkulu bir taklitten
ve sancılı bir ateşten ibarettir!
Kendinizin üzerinde seveceksiniz,
günün birinde!
Bu yüzden önce öğrenin sevmeyi!
Üstinsana yönelen ok
ve özlem;
Konuş,
kardeşim,
evliliği istemenin nedeni bu mudur ?
Böyle bir istem
ve böyle bir evlilik kutsaldır gözümde.
Böyle Buyurdu Zerdüşt
Sürü Psikolojisi ve Birey Olmak...
Hayavanlar kendi kapasitelerinin tümünü kullanıyorlar.
Kendi doğal ortamında yaşayan bir hayvanın
ya da bitkininmutsuz olduğunu düşünebiliyor musunuz?
O kendi doğasını ifade etmekle meşgul.
Kedinin nankörlüğü,
yılanın sinsiliği,
aslanın cesurluğu,
devenin kindarlığı,
eşeğin inatçılığı,
bizim halüsünasyonlarımız...
Kendimizin gölgelerini yansıtıyoruz hayvanlar alemine.
Onlar kendi doğalarını yaşıyorlar.
Biz de,
kendi yarattığımız doğamıza
uygun olmayan ama egomuzun açlığını
umutsuzca gidermeye çalıştığımız
dünya düzenimizde umutsuzca mutlu olmaya çalışıyoruz....
Hayvanlar mutsuzluğu bilmiyor.
Biz biliyoruz
Neden ?
Çok zeki olduğumuz için mi ?
Yoksa olabileceğimizle olduğumuz arasınaki açının büyüklüğünü sezgizel olarak hissettiğimiz için mi?
Kafesteki hayvanlar da mutsuzdur.
Tıpkı biz insanlar gibi...
Farkımız:
Onlar doğal ortamlarında olmadıklarını hissediyorlar,
kafes yaşamına boyun eğmek zorunda kaldıkları için de mutsuzlar...
Biz ise doğal yaşamın ne olduğunu bile bilmiyoruz..
Kafeste olduğumuzu bilmiyor,
insanat bahçesini gerçek yaşam sanıyoruz.
Fıstıklarımızın çokluğu gözümüzü doyurmuyor,
başkalarının fıstığına göz dikiyoruz.
Mutluluğun yan kafeslerdeki fıstıklarda olduğunu sanıyoruz.
Kafesin dışına çıktığımızda,
heryerin fıstık bahçesi olduğunu bilecek kadar
uzaklaşamıyoruz kafesimizden.
Üstelik tarih boyunca bizim kafesin içinde olduğumuzu söyleyen insanlara
ne yaptık ?
Astık,
kestik,
hapse attık.
Neden ?
Onları tehlikeli bulan bakıcılarımızın
bize fıstık vermemesinden korktuğumuz için..
Bakıcılarımızın bize gerçekten baktığını sandığımız için:
onların küflü fıstıkları bize bıraktıklarını,
tazelerini kendilerinin yediğini göremedik.
Kafeslerimizin çürüyen tellerini koparıp özgürlüğü seçmek yerine,
bakıcılarımızın bize fıstık vereceği umuduyla
kendi ellerimizle yendien ördük.
Hem daha sağlam...
Günümüz ekonomik,
siyasal
ve toplumsal sistemi egomuzun dışa vurumu.
Egomuz nasıl gerçek doğamız olan özümüzü (ben'imizi) kıskançlıklarıyla
hapsetmişe,
biz de bu sisem içinde hapsolmuş durumdayız..
Kendi doğal sistemimiz içinde de kendimizi haklarımızı kullanamayarak hapsediyoruz.
Görsel,
işitsel ya da kinestetik haklarımızı kullanamayarak.
Bölük pörçük haklarla idare ederek.
Dünyayı olduğu gibi algılamak yerine
'kendi realitemizle' algılıyoruz.
Ve küçük dünyamızda
ya büyüğü algılayamadığımız içim mutsuz oluyoruz,
ya da,
sezinlediğimiz halde haklarımız kullanamadığımız için
daha da mutsuz oluyoruz.
Bireysel güç,
sahip olduğumuz haklarımızı kullanarak
'olmaktan' geçiyor.
Olan, kafesini yok eder ve özgürleşir.
Sahip olan, kafesini korur...
Olan, fıstık bahçelerine sahiptir..
Sahip olanın,
kafesteki fıstıkları onun sahibidir..
Kafesteki hayvanlar da,
insanlar da mutsuzdur...
-Nil Gün / NLP Zihin Kullanma Klavuzu-
Kendi doğal ortamında yaşayan bir hayvanın
ya da bitkininmutsuz olduğunu düşünebiliyor musunuz?
O kendi doğasını ifade etmekle meşgul.
Kedinin nankörlüğü,
yılanın sinsiliği,
aslanın cesurluğu,
devenin kindarlığı,
eşeğin inatçılığı,
bizim halüsünasyonlarımız...
Kendimizin gölgelerini yansıtıyoruz hayvanlar alemine.
Onlar kendi doğalarını yaşıyorlar.
Biz de,
kendi yarattığımız doğamıza
uygun olmayan ama egomuzun açlığını
umutsuzca gidermeye çalıştığımız
dünya düzenimizde umutsuzca mutlu olmaya çalışıyoruz....
Hayvanlar mutsuzluğu bilmiyor.
Biz biliyoruz
Neden ?
Çok zeki olduğumuz için mi ?
Yoksa olabileceğimizle olduğumuz arasınaki açının büyüklüğünü sezgizel olarak hissettiğimiz için mi?
Kafesteki hayvanlar da mutsuzdur.
Tıpkı biz insanlar gibi...
Farkımız:
Onlar doğal ortamlarında olmadıklarını hissediyorlar,
kafes yaşamına boyun eğmek zorunda kaldıkları için de mutsuzlar...
Biz ise doğal yaşamın ne olduğunu bile bilmiyoruz..
Kafeste olduğumuzu bilmiyor,
insanat bahçesini gerçek yaşam sanıyoruz.
Fıstıklarımızın çokluğu gözümüzü doyurmuyor,
başkalarının fıstığına göz dikiyoruz.
Mutluluğun yan kafeslerdeki fıstıklarda olduğunu sanıyoruz.
Kafesin dışına çıktığımızda,
heryerin fıstık bahçesi olduğunu bilecek kadar
uzaklaşamıyoruz kafesimizden.
Üstelik tarih boyunca bizim kafesin içinde olduğumuzu söyleyen insanlara
ne yaptık ?
Astık,
kestik,
hapse attık.
Neden ?
Onları tehlikeli bulan bakıcılarımızın
bize fıstık vermemesinden korktuğumuz için..
Bakıcılarımızın bize gerçekten baktığını sandığımız için:
onların küflü fıstıkları bize bıraktıklarını,
tazelerini kendilerinin yediğini göremedik.
Kafeslerimizin çürüyen tellerini koparıp özgürlüğü seçmek yerine,
bakıcılarımızın bize fıstık vereceği umuduyla
kendi ellerimizle yendien ördük.
Hem daha sağlam...
Günümüz ekonomik,
siyasal
ve toplumsal sistemi egomuzun dışa vurumu.
Egomuz nasıl gerçek doğamız olan özümüzü (ben'imizi) kıskançlıklarıyla
hapsetmişe,
biz de bu sisem içinde hapsolmuş durumdayız..
Kendi doğal sistemimiz içinde de kendimizi haklarımızı kullanamayarak hapsediyoruz.
Görsel,
işitsel ya da kinestetik haklarımızı kullanamayarak.
Bölük pörçük haklarla idare ederek.
Dünyayı olduğu gibi algılamak yerine
'kendi realitemizle' algılıyoruz.
Ve küçük dünyamızda
ya büyüğü algılayamadığımız içim mutsuz oluyoruz,
ya da,
sezinlediğimiz halde haklarımız kullanamadığımız için
daha da mutsuz oluyoruz.
Bireysel güç,
sahip olduğumuz haklarımızı kullanarak
'olmaktan' geçiyor.
Olan, kafesini yok eder ve özgürleşir.
Sahip olan, kafesini korur...
Olan, fıstık bahçelerine sahiptir..
Sahip olanın,
kafesteki fıstıkları onun sahibidir..
Kafesteki hayvanlar da,
insanlar da mutsuzdur...
-Nil Gün / NLP Zihin Kullanma Klavuzu-
Son İnsan
Bakın!
size son insanı gösteriyorum .
''Aşk nedir ? ,
Yaratılış nedir ?
Hasret nedir ? ''
böyle soracaktır son insan
ve kırpacaktır gözlerini.
O zaman yer yüzü küçülmüş olacaktır ,
her şeyi küçülten son insan onun üzerinde sıçrayacaktır.
Cinsi toprak piresi gibidir ,
kökü kurutulamaz ;
son insan herkesten uzun ömürlü olandır.
''saadeti biz keşfettik '' - derler son insanlar
ve gözlerini kırparlar.
Onlar yaşanması güç semtleri terketmişlerdir ;
zira hararet lazımdır kişiye.
Henüz komşu sevilmektedir ,
ona sürtünülür ;
zira hararet lazımdır kişiye.
-Böyle Buyurdu Zerdüşt-
size son insanı gösteriyorum .
''Aşk nedir ? ,
Yaratılış nedir ?
Hasret nedir ? ''
böyle soracaktır son insan
ve kırpacaktır gözlerini.
O zaman yer yüzü küçülmüş olacaktır ,
her şeyi küçülten son insan onun üzerinde sıçrayacaktır.
Cinsi toprak piresi gibidir ,
kökü kurutulamaz ;
son insan herkesten uzun ömürlü olandır.
''saadeti biz keşfettik '' - derler son insanlar
ve gözlerini kırparlar.
Onlar yaşanması güç semtleri terketmişlerdir ;
zira hararet lazımdır kişiye.
Henüz komşu sevilmektedir ,
ona sürtünülür ;
zira hararet lazımdır kişiye.
-Böyle Buyurdu Zerdüşt-
Siz pişmanlığı masumun kalbine koyamazsınız,
Pişmanlıkları,
işledikleri suçlardan daha büyük olanları nasıl cezalandırabilirsiniz?
Asında uygulamakta olduğunuz mutlak yasanın amacı,
insanların yaptığı kötü işlerden
pişmanlık duymalarını sağlamak değil midir ?
-Siz,
Siz pişmanlığı masumun kalbine koyamazsınız,
ama suçlunun kalbinden de onu çıkaramasızınız!
''O,
belki insanlar uyanır da kendilerine bir göz gezdirirler diye,
habersiz olarak geceleyin gelir,
çağrıda bulunur.''
-Siz yargıçlar!
Bütün olup bitenleri tam bir aydınlık içinde
görmeden incelemeden nasıl adil olabilirsiniz?
''Şafak vakti,
kendi cüce benliğinin gecesi ile,
yüce beliğinin gündüzü arasında duran,
bazan dikilen ve bazan yıkılan adamın ta kendiniz olduğunu...
Mabedin köşetaşının,
en altta bulunan temel taşından daha önemli olmadığını bilmelisiniz!''
-Halil Cibran/Ermiş-
işledikleri suçlardan daha büyük olanları nasıl cezalandırabilirsiniz?
Asında uygulamakta olduğunuz mutlak yasanın amacı,
insanların yaptığı kötü işlerden
pişmanlık duymalarını sağlamak değil midir ?
-Siz,
Siz pişmanlığı masumun kalbine koyamazsınız,
ama suçlunun kalbinden de onu çıkaramasızınız!
''O,
belki insanlar uyanır da kendilerine bir göz gezdirirler diye,
habersiz olarak geceleyin gelir,
çağrıda bulunur.''
-Siz yargıçlar!
Bütün olup bitenleri tam bir aydınlık içinde
görmeden incelemeden nasıl adil olabilirsiniz?
''Şafak vakti,
kendi cüce benliğinin gecesi ile,
yüce beliğinin gündüzü arasında duran,
bazan dikilen ve bazan yıkılan adamın ta kendiniz olduğunu...
Mabedin köşetaşının,
en altta bulunan temel taşından daha önemli olmadığını bilmelisiniz!''
-Halil Cibran/Ermiş-
Ticaret Üzerine...
Ben ne Romalıların ne Yahudilerin
ne de halen Onun adını öğreten şakirtlerin İsa'yı anladığını sanmıyorum.
Romalılar O'nu katlettiler
ve bu korkunç bir hataydı.
Galilelilerse O'nu bir tanrı yapacaklardı,
bu da bir hataydı.
İsa insanların yüreğinden biriydi.
O'nu bir keresinde şu meseli anlatırken gördüm.
Tüccarın biri yabancı topraklara gitmek için ülkesinden ayrılmış.
İki hizmetkarı varmış.
Bunlardan her birine bir avuç altın vermiş,
şöyle demiş:
'Ben yurt dışına gidince siz de gidip kar arayın.
Adil takas yapın
ve alışverişte hizmet verin'
Bir yıl sonra tüccar geri dönmüş.
Hizmetkarlarına altınlarla ne yaptıklarını sormuş.
Birinci hizmetkar,
'Bakınız efendimiz, ben aldım sattım
ve kazandım'
deyince tüccar da cevap vermiş:
'Kazandığın senin olsun,
çünkü sen iyi yaptın
ve hem bana hem de kendine sadık kaldın'.
Sonra diğer hizmetkar konuşmuş:
'Efendimiz ben sizin paranızı kaybetmekten korktum,
onun için de ne satın aldım ne de sattım.
Bakın hepsi burada kesenin içinde'.
Tüccar altını alıp konuşmuş:
'Senin inancın az.
Ticaret yapıpta kaybetmek hiç ileri gitmemekten daha iyidir.
Çünkü tüm tüccarlar da rüzgarın tophumları saçıpta
meyve beklediği gibi yapmalıdır.
Bundan böyle başkasına hizmet etmen senin için
daha uygun olacaktır'.
İsa böyle söylediğinde kendisi tüccar olmadığı halde
ticaretin sırrını açığa vurdu.
Üstelik onun meselleri genellikle,
benim yolculuklarımdan daha uzak,
yine de kendi evimden
ve mallarımdan daha yakın ülkeleri aklıma getirirdi.
Fakat genç Nasıralı bir tanrı değildi:
ve yazık ki O'nun izleyicileri
öylesine zeki birini bir tanrı yapmaya çalışıyorlar.
SURLU BİR TÜCCAR BARKA
-Halil Cibran/İnsanoğlu İsa kitabından-
ne de halen Onun adını öğreten şakirtlerin İsa'yı anladığını sanmıyorum.
Romalılar O'nu katlettiler
ve bu korkunç bir hataydı.
Galilelilerse O'nu bir tanrı yapacaklardı,
bu da bir hataydı.
İsa insanların yüreğinden biriydi.
O'nu bir keresinde şu meseli anlatırken gördüm.
Tüccarın biri yabancı topraklara gitmek için ülkesinden ayrılmış.
İki hizmetkarı varmış.
Bunlardan her birine bir avuç altın vermiş,
şöyle demiş:
'Ben yurt dışına gidince siz de gidip kar arayın.
Adil takas yapın
ve alışverişte hizmet verin'
Bir yıl sonra tüccar geri dönmüş.
Hizmetkarlarına altınlarla ne yaptıklarını sormuş.
Birinci hizmetkar,
'Bakınız efendimiz, ben aldım sattım
ve kazandım'
deyince tüccar da cevap vermiş:
'Kazandığın senin olsun,
çünkü sen iyi yaptın
ve hem bana hem de kendine sadık kaldın'.
Sonra diğer hizmetkar konuşmuş:
'Efendimiz ben sizin paranızı kaybetmekten korktum,
onun için de ne satın aldım ne de sattım.
Bakın hepsi burada kesenin içinde'.
Tüccar altını alıp konuşmuş:
'Senin inancın az.
Ticaret yapıpta kaybetmek hiç ileri gitmemekten daha iyidir.
Çünkü tüm tüccarlar da rüzgarın tophumları saçıpta
meyve beklediği gibi yapmalıdır.
Bundan böyle başkasına hizmet etmen senin için
daha uygun olacaktır'.
İsa böyle söylediğinde kendisi tüccar olmadığı halde
ticaretin sırrını açığa vurdu.
Üstelik onun meselleri genellikle,
benim yolculuklarımdan daha uzak,
yine de kendi evimden
ve mallarımdan daha yakın ülkeleri aklıma getirirdi.
Fakat genç Nasıralı bir tanrı değildi:
ve yazık ki O'nun izleyicileri
öylesine zeki birini bir tanrı yapmaya çalışıyorlar.
SURLU BİR TÜCCAR BARKA
-Halil Cibran/İnsanoğlu İsa kitabından-
Benim tahtım senin görebildiğinin ötesindedir.
''Yemyeşil giysisi içinde yeryüzüne bakın:
ırmakların giysisinin eteğini gümüşle
nasıl çevrelediğini görün.
Gerçekte yeryüzü güzeldir
ve üzerindeki herşey de güzledir.
Ama gördüğünüz herşeyin ötesinde bir krallık vardır ki,
ben oarada ''yöneteceğim''..
Ve eğer seçminiz
ve dileğiniz buysa sizde gelip benimle birlikte yöneteceksiniz.
Yüzüm
ve yüzleriniz maskeli olmayacak,
ellerimiz ne asa ne de kılıç tutacak;
ve tebamız barış içinde bizi sevecekler
ve yüreklerinde bize karşı korku olmayacak..
İsa böyle konuştu
ve gözlerim tüm yeryüzü krallıklarına
ve tüm surlu, kuleli kentlere kapandı:
Efendimizi krallığına doğru izlemek arzusu düştü yüreğime..
Tam o anda İskaryotlu yahuda bir adım öne attı.
Ve İsa'ya yanaştı
ve konuştu ve dedi:
''dünyanın krallıkları uçsuz bucaksızdır,
ve gör ki Davut ile Süleymanın kentleri
Romalılara karşı galebe çalacaktır.
Eğer yahudilerin kralı olursan,
ellerimizde kılıç
ve kalkanlarımız yanıbaşında durur
ve yabancıyı alt ederiz.
Ama İsa bu sözleri duyunca yüzünü Yahuda'ya doğru çevirdi:
öfke doluydu.
Ve gök gürültüsü kadar dehşetli bir sesle konuştu
ve dedi:
''Ardımdam çekil şeytan.
Bir karınca yuvasını bir günlüğüne yönetmek için mi
yılları aşıp geldim sanıyorsun?
Benim tahtım senin görebildiğinin ötesindedir.
Kanatlarıyla dünyayı sarıp sarmalayan terkedilmiş
ve unutulmuş bir kuş yuvasına mı sığınsın?
Yaşayanı onurlandırıp yücelten kefenli mi olsun?
Benim krallığım bu dünyaya ait değildir
ve benim tahtım atalarımızın kafatası üzerine kurulmamıştır.
-Halil CİBRAN / İnsanoğlu İsa-
ırmakların giysisinin eteğini gümüşle
nasıl çevrelediğini görün.
Gerçekte yeryüzü güzeldir
ve üzerindeki herşey de güzledir.
Ama gördüğünüz herşeyin ötesinde bir krallık vardır ki,
ben oarada ''yöneteceğim''..
Ve eğer seçminiz
ve dileğiniz buysa sizde gelip benimle birlikte yöneteceksiniz.
Yüzüm
ve yüzleriniz maskeli olmayacak,
ellerimiz ne asa ne de kılıç tutacak;
ve tebamız barış içinde bizi sevecekler
ve yüreklerinde bize karşı korku olmayacak..
İsa böyle konuştu
ve gözlerim tüm yeryüzü krallıklarına
ve tüm surlu, kuleli kentlere kapandı:
Efendimizi krallığına doğru izlemek arzusu düştü yüreğime..
Tam o anda İskaryotlu yahuda bir adım öne attı.
Ve İsa'ya yanaştı
ve konuştu ve dedi:
''dünyanın krallıkları uçsuz bucaksızdır,
ve gör ki Davut ile Süleymanın kentleri
Romalılara karşı galebe çalacaktır.
Eğer yahudilerin kralı olursan,
ellerimizde kılıç
ve kalkanlarımız yanıbaşında durur
ve yabancıyı alt ederiz.
Ama İsa bu sözleri duyunca yüzünü Yahuda'ya doğru çevirdi:
öfke doluydu.
Ve gök gürültüsü kadar dehşetli bir sesle konuştu
ve dedi:
''Ardımdam çekil şeytan.
Bir karınca yuvasını bir günlüğüne yönetmek için mi
yılları aşıp geldim sanıyorsun?
Benim tahtım senin görebildiğinin ötesindedir.
Kanatlarıyla dünyayı sarıp sarmalayan terkedilmiş
ve unutulmuş bir kuş yuvasına mı sığınsın?
Yaşayanı onurlandırıp yücelten kefenli mi olsun?
Benim krallığım bu dünyaya ait değildir
ve benim tahtım atalarımızın kafatası üzerine kurulmamıştır.
-Halil CİBRAN / İnsanoğlu İsa-
Ama ikiyuzluyu hosgoremem..
İsa iki yüzlülerden nefret eder onları aşağılardı.
Öfkesi onları kamçılayan bir fırtına gibiydi.
Sesi kulaklarında bir gök gürültüsüydü,
onları yıldıran.
Korkuları nedeniyle onu öldürmeye çalıştılar,
karanlık topraktaki köstebekler gibi
ayaklarının altındaki zemini kazımaya çalıştılar.
Ama onarın tuzaklarına düşmedi.
Onlarla alaya etti çünkü,
ruhun kandırılamayacağını tuzağa düşürülemeyeceğini biliyordu.
Elinde bir ayna tutuyor
ve orada miskinlerin
ve aksakların zirveye giden yolda
tökezleyip düşenler olduğunu görüyordu.
Ve hepsne acıyordu.
Onları kendi konumuna yükseltip,
yüklerini azaltmayı bile istiyordu.
Hayır!
güçsüzlüklerin kuvvetine yaslanabilmesi için yalvarabilirdi bile.
Yalancıyı da hırsızı ya da katili dahi tümüyle mahkum etmezdi,
ama
''yüzü maskeli''
ve ''eli eldivenli'' olan ikiyüzlüyü tamamen lanetleniyordu..
Dünyanın dört bucağından tapınağa gelenlere açık,
ama iki yüzlülere kapalı olan bu yürek hakkında düşünmüşümdür çoğu kez!
Bir gün nar bahçesinde otururken O'na dedim:
''efendi,
günahkarı,
zayıfı
ve hastayı bağışlayıp avutuyorsun bir tek iki yüzlüye kapalısın.''
Ve dedi:
''Günahkarı,
zayıfı hasta olarak adlandırırkan kelimeleri çok iyi seçtin.
Bedenlerinin zayıflığı
ve ruhların hastalığını gerçekten bağışlarım.
Çünkü zaafları atalarının ya da komşularının açgözlülüğünün eseridir .
Ama ikiyüzlüyü hoşgöremem:
çünkü dürüst
ve verici olanın boynuna boyunduruğu geçiren kendisidir.
Günahkar adını verdiğimiz zayıflar,
yuvadan düşan tüysüz kuşlar gibidir.
Ama ikiyüzlü kayanın üzerinde
avının ölümünü bekleyen akbabaya benzer.
Zayıflar çölde yolunu yitirmiş insanlardır.
Ama iki yüzlü yitik değildir,
yolu bilir ama yine de kum ile rüzgar arasında gider.
Onları bu nedenle kabul etmiyorum.
Efendi böyle konuştu
ve ben anlamadım .
Şimdi anlıyorum.
Sonra ülkenin iki yüzleri O'nu ele geçirip yargıladılar.
Ve bunu yaparken kendilerini haklı saydılar.
O'na karşı tanık ve delil olarak,
Musa'nın Sanhedrim'deki yasasını getirmişlerdi.
Ve her gün doğumunda yasayı çiğneyenler
ve her gün batımında yasayı çiğneyenlerin elinden oldu ölümü!
LUKA
-Halil CİBRAN İnsanoğlu İsa Kitabından-
Dün Bugün ve Yarın
Dostuma dedim ki,
''Onun koluna nasıl yaslandığını görüyor musun ?
dün benim koluma yaslanıyordu''
Ve dostum dedi ki,
''Yarın benim koluma yaslanacak''
Dostuma dedim ki,
'''Onun yanında nasıl oturduğunu görüyor musun?
dün benim yanımda oturuyordu''
Ve dostum dedi ki,
''Yarın benim yanımda oturacak''
Dostuma dedm ki,
''Kadehinden nasıl içtiğini görüyor musun?
dün benim kadehimden içiyordu''
Vedostum dedi ki,
''Yarın benim kadehimden içeçek''
Dostuma dedim ki,
''Gözlerine nasıl da sevgiyle baktığını görüyor musun?
Aynı sevgiyle dün bana bakıyordu''
Ve dedi ki,
''Yarın aynı şekilde bana bakacak''
Ve dedim ki,
Kulaklarına fısıldadığı aşk şarkılarını dinle,
dün aynı şarkıları benim kulaklarıma fısıldıyordu''
Ve dedi ki,
Ve dedim ki,
''Şuna sarılışna bak:dün bana sarılıyordu''
Ve dediki,
''Yarın benim kollarımda uzanacak''
Ve dedim ki,
''Ne garip kadın''
Ve dedi ki,
'' O yaşam''
''Yarın benimkilere fısıldayacak''
-Halil Cibran-
Kendimle Konuşmalar -Kitabından..
Bismillahirrahmanirrahim'
''Bismillahirrahmanirrahim''
Türkçe mealleri incelediğimizde anlam olarak,
esirgeyen
ve bağışlayan Allah'ın adıyla veya:
Rahman
ve Rahim olan Allah'ın adıyla anlamının
sıklıkla tercih edildiğini görüyoruz.
Allah'ın 99 isim
ve sıfatının sadece ikisinin
besmelede kullanılmış olması
eğer düşünmesini bilirsek,
bize biraz anlamsız/anlamlı geliyor..
Ve araştırmaya devam ediyoruz.
O zaman hayretle görüyoruz ki besmelemiz,
asırlardır insanların düşündüğü düalistik
felsefeyi
ve kutsal üçgeni ( trialistik felsefe) özetliyor...
Şöyle ki;
Arapça'da
Bism=İsim
İr=Üstünde demek.
Daha sonra açıklamak üzere Rahman
ve Rahimi aynen alalım.
Ve bu bilgilerle besmelemizi açalım.
Bism-ilah-ir-rahman-ir-rahim.
Anlam ne oldu?
Rahimin üstünde Rahman,hepsinin üstündeki İlah'ın adıyla..
İşte size Rahim,
Rahman dualizmi
ve İlah'ın yani
Allahın da hepsinin üstünde olarak yer almasıyla
o gizemli trializm...
Daha sonra Mevlana'nın da 6 cltlik mesnevisinde defalarca
açıkladığı gibi,
Rahim yere ait,
Rahman göğe ait bir güç..
Hatta Mevlana Mesnevisinin 5. cildinde daha da ayrıntıya
girerek rahimsel (yere ait) güçleri kendi arasında ateş,
su,
toprak
ve rüzgar olarak ayırmıştır..
Bunların açıklamasını daha sonra yapmak üzere öncelikle,
dualistik felsefenin İslamdaki karşılığı olan
Rahman-Rahim karşıt enerjilerinin eski isimlerine bir göz atalım.
Bu isimler de genetik bilgi şifreleri yardımıyla altbeynimizde
depolandığı
ve rüya analizlerinde de altbeynimizdeki
evensel şifrelerle sık sık rastladığımız için bu isimleri
üstbeyinlerimizin bilmesinde büyük fayda vardır.
Rahmanın eski isimleri:
Şamanizmde : Göktengri
Mısır'da : Osiris
Sümerde:Niburi-Marduk
Tevrat'ta:Binah
Çin'de :Yang
Rahimin eski isimleri:
Şamanizmde : Yertengri
Mısır'da :Anibus
Sümerde:Tianad
Tevrat'ta:Şakinab
Çin'de :Yin
Hatta eski felsefelerde kadının anneliğini anlatan
rahim gücünün dışında esas kullanılması gereken gücün
dişi gücü olduğunun
ve bunun kullanılmaması halinde
seksin sadece doğurganlık amaçlı olduğunun ısrarla
belirtildiğini
ve bu dişi güce Mısır'da İsis,
Sümer'de İnanna denildiğini öğreniyoruz.
Belkide bu dişi gücün karşılığına Kur'an Saliha kadın
veya Huri kavramları vermişir.
''Kapıyı geç,
cenneti bul,
Huri gücü ortaya çıksın''
anlamında pek çok meal vardır Kur'anda.
Dil düzleminde düşündüğümüzde,
niçin cehenneme kapı koymamış da
cennete kapı koyulmuş suali aklımıza geleceği gibi
cennetin sadece erkeklere olduğu gibi
ikinci bir soru bunu takip edecekir.
Fakat o muhteşem kitabımız Kur'anın ikinci
ve rahmani olan dilinden az çok anlamaya başladığımızda:
(bu NEML suresinde Mantıkut tayr- Kuş dili olarak tanımlanır)
bu soruları sormaktan vazgeçeriz.
...
Daha sonra rüya analizi seanslarında göreceğiniz gibi
kapı sıklıkla Vajina yerine geçmektedir..
Nusret Kaya / İYİLEŞME KİTABI'ından...
Türkçe mealleri incelediğimizde anlam olarak,
esirgeyen
ve bağışlayan Allah'ın adıyla veya:
Rahman
ve Rahim olan Allah'ın adıyla anlamının
sıklıkla tercih edildiğini görüyoruz.
Allah'ın 99 isim
ve sıfatının sadece ikisinin
besmelede kullanılmış olması
eğer düşünmesini bilirsek,
bize biraz anlamsız/anlamlı geliyor..
Ve araştırmaya devam ediyoruz.
O zaman hayretle görüyoruz ki besmelemiz,
asırlardır insanların düşündüğü düalistik
felsefeyi
ve kutsal üçgeni ( trialistik felsefe) özetliyor...
Şöyle ki;
Arapça'da
Bism=İsim
İr=Üstünde demek.
Daha sonra açıklamak üzere Rahman
ve Rahimi aynen alalım.
Ve bu bilgilerle besmelemizi açalım.
Bism-ilah-ir-rahman-ir-rahim.
Anlam ne oldu?
Rahimin üstünde Rahman,hepsinin üstündeki İlah'ın adıyla..
İşte size Rahim,
Rahman dualizmi
ve İlah'ın yani
Allahın da hepsinin üstünde olarak yer almasıyla
o gizemli trializm...
Daha sonra Mevlana'nın da 6 cltlik mesnevisinde defalarca
açıkladığı gibi,
Rahim yere ait,
Rahman göğe ait bir güç..
Hatta Mevlana Mesnevisinin 5. cildinde daha da ayrıntıya
girerek rahimsel (yere ait) güçleri kendi arasında ateş,
su,
toprak
ve rüzgar olarak ayırmıştır..
Bunların açıklamasını daha sonra yapmak üzere öncelikle,
dualistik felsefenin İslamdaki karşılığı olan
Rahman-Rahim karşıt enerjilerinin eski isimlerine bir göz atalım.
Bu isimler de genetik bilgi şifreleri yardımıyla altbeynimizde
depolandığı
ve rüya analizlerinde de altbeynimizdeki
evensel şifrelerle sık sık rastladığımız için bu isimleri
üstbeyinlerimizin bilmesinde büyük fayda vardır.
Rahmanın eski isimleri:
Şamanizmde : Göktengri
Mısır'da : Osiris
Sümerde:Niburi-Marduk
Tevrat'ta:Binah
Çin'de :Yang
Rahimin eski isimleri:
Şamanizmde : Yertengri
Mısır'da :Anibus
Sümerde:Tianad
Tevrat'ta:Şakinab
Çin'de :Yin
Hatta eski felsefelerde kadının anneliğini anlatan
rahim gücünün dışında esas kullanılması gereken gücün
dişi gücü olduğunun
ve bunun kullanılmaması halinde
seksin sadece doğurganlık amaçlı olduğunun ısrarla
belirtildiğini
ve bu dişi güce Mısır'da İsis,
Sümer'de İnanna denildiğini öğreniyoruz.
Belkide bu dişi gücün karşılığına Kur'an Saliha kadın
veya Huri kavramları vermişir.
''Kapıyı geç,
cenneti bul,
Huri gücü ortaya çıksın''
anlamında pek çok meal vardır Kur'anda.
Dil düzleminde düşündüğümüzde,
niçin cehenneme kapı koymamış da
cennete kapı koyulmuş suali aklımıza geleceği gibi
cennetin sadece erkeklere olduğu gibi
ikinci bir soru bunu takip edecekir.
Fakat o muhteşem kitabımız Kur'anın ikinci
ve rahmani olan dilinden az çok anlamaya başladığımızda:
(bu NEML suresinde Mantıkut tayr- Kuş dili olarak tanımlanır)
bu soruları sormaktan vazgeçeriz.
...
Daha sonra rüya analizi seanslarında göreceğiniz gibi
kapı sıklıkla Vajina yerine geçmektedir..
Nusret Kaya / İYİLEŞME KİTABI'ından...
Kendini asmak hakkinda
Irmak ileri doğru taşımakta artık sandallarınızı:
ve taşımaya mecburdur onu.
Ne gam,kırılan dalga köpürüp,
öfkeyle kafa tutsa da tekneye.
Ey en bilgeler,bu rımak değildir,
sizin maruz kaldığınız tehlike,
değildir iyilk ve kötülüklerinizin sonu:
bilakis o güç istencinin ta kendisidir.
o bitmez tükenmez, yaratıcı hayatın istenci.
Fakat benim iyilik ve kötülük üzerine
söylediklerimi anlayabilmeniz için:
hayat ve tüm canlıların
soyu hakkındaki düşüncelerimi de aktarmak isterim size.
Ben peşi sıra gittim canlının,
en büyük ve en küçük yollardan geçtim,
hususiyetini bulmak için onun.
Yüzlerce ayna ile yakaladım bakışını,
ağzını kapalıyken konuşabilsin diye benimle.
Ve konuştu benimle gözleri.
Gel gör ki yalnız canlının bulunduğu yerlerde işittim,
itaatten söz edildiğini.
Her yaşayan bir itaat edendir.
İkinci nokta ise şudur:
Emretmek daha zordur itaat etmekten.
Bu, emredenin,
bütün itaatkarların yükünü taşıdığından
ve bu yükün kendisini kolayca ezebileceğinden
değildir yalnız.
Her emir,
bir tecrube ve riziko gibi göründü bana
ve canlı bir emir verdiğinde,
daima tehlikeye atar kendini.
Evet, kendine emrettiğinde dahi:
Burada da bedelini ödemek zorundadır emrin.
Mecburdur kendi yasalarının yargıcısı
intikamcısı ve kurbanı olmaya.
Neden böyledir bu? diye sordum kendime.
Nedir canlıyı itaat etmeye,
emretmeye ve emrederken dahi
itaatkar olmaya iten şey?
Siz, ey en bilgeler dinleyin artık sözümü!
iyice sınayın bakalım,
nüfuz edebilmiş miyim hayata,
ulaşabil miyim özüne?
Güç istenci buldum,
canlının olduğu her yerde
ve hizmetkarların iradesinde de
efendi olma arzusu.
Zayıfı kendisinden güçlüye
hizmet etmesi için kandıran
kendi iradesidir,
bu irade isterki daha zayıflara efendilik edeyim.
Bu onun vazgeçmek istemeyeceği yegane hazdır.
Ve küçük, nasıl baş eğerse büyüğe,
kendisinden küçüğün üzerinde
keyif ve hüküm sürebilmek için:
öyle boyun eğer kendisinden daha büyük de
ve tehlikeye atar hayatını:
iktidar/güç uğruna.
En büyüğün baş eğmesi ve cüreti,
göze almaktır tehlikeyi
ve zar atmasıdır ölüm için.
Fedakarlık ve sevginin bulunduğu yerde,
efendi olmak iradesi de bulunur.
Zayıf olan, dolambaçlı yollardan
sokulur kaleye ve güçlü olanın ta kalbine
ve çalar oradan gücü..
Ve hayatın bizzat kendi,
şu sırrı paylaştı benimle
''BAK''dedi
'' daima kendini aşmak zorunda olanım ben ''
Elbetteki siz buna üre(t)me
iradesi ya da bir amaca ,
daha yükseğe, daha uzağa,
ve daha çeşitliliğe yönelmiş
bir içgüdü dersiniz:
birdir hepsi bunların
ve bir ''SIR''dır.
-Nietzsche-
Böyle Buyurdu Zerdüşt
ve taşımaya mecburdur onu.
Ne gam,kırılan dalga köpürüp,
öfkeyle kafa tutsa da tekneye.
Ey en bilgeler,bu rımak değildir,
sizin maruz kaldığınız tehlike,
değildir iyilk ve kötülüklerinizin sonu:
bilakis o güç istencinin ta kendisidir.
o bitmez tükenmez, yaratıcı hayatın istenci.
Fakat benim iyilik ve kötülük üzerine
söylediklerimi anlayabilmeniz için:
hayat ve tüm canlıların
soyu hakkındaki düşüncelerimi de aktarmak isterim size.
Ben peşi sıra gittim canlının,
en büyük ve en küçük yollardan geçtim,
hususiyetini bulmak için onun.
Yüzlerce ayna ile yakaladım bakışını,
ağzını kapalıyken konuşabilsin diye benimle.
Ve konuştu benimle gözleri.
Gel gör ki yalnız canlının bulunduğu yerlerde işittim,
itaatten söz edildiğini.
Her yaşayan bir itaat edendir.
İkinci nokta ise şudur:
Emretmek daha zordur itaat etmekten.
Bu, emredenin,
bütün itaatkarların yükünü taşıdığından
ve bu yükün kendisini kolayca ezebileceğinden
değildir yalnız.
Her emir,
bir tecrube ve riziko gibi göründü bana
ve canlı bir emir verdiğinde,
daima tehlikeye atar kendini.
Evet, kendine emrettiğinde dahi:
Burada da bedelini ödemek zorundadır emrin.
Mecburdur kendi yasalarının yargıcısı
intikamcısı ve kurbanı olmaya.
Neden böyledir bu? diye sordum kendime.
Nedir canlıyı itaat etmeye,
emretmeye ve emrederken dahi
itaatkar olmaya iten şey?
Siz, ey en bilgeler dinleyin artık sözümü!
iyice sınayın bakalım,
nüfuz edebilmiş miyim hayata,
ulaşabil miyim özüne?
Güç istenci buldum,
canlının olduğu her yerde
ve hizmetkarların iradesinde de
efendi olma arzusu.
Zayıfı kendisinden güçlüye
hizmet etmesi için kandıran
kendi iradesidir,
bu irade isterki daha zayıflara efendilik edeyim.
Bu onun vazgeçmek istemeyeceği yegane hazdır.
Ve küçük, nasıl baş eğerse büyüğe,
kendisinden küçüğün üzerinde
keyif ve hüküm sürebilmek için:
öyle boyun eğer kendisinden daha büyük de
ve tehlikeye atar hayatını:
iktidar/güç uğruna.
En büyüğün baş eğmesi ve cüreti,
göze almaktır tehlikeyi
ve zar atmasıdır ölüm için.
Fedakarlık ve sevginin bulunduğu yerde,
efendi olmak iradesi de bulunur.
Zayıf olan, dolambaçlı yollardan
sokulur kaleye ve güçlü olanın ta kalbine
ve çalar oradan gücü..
Ve hayatın bizzat kendi,
şu sırrı paylaştı benimle
''BAK''dedi
'' daima kendini aşmak zorunda olanım ben ''
Elbetteki siz buna üre(t)me
iradesi ya da bir amaca ,
daha yükseğe, daha uzağa,
ve daha çeşitliliğe yönelmiş
bir içgüdü dersiniz:
birdir hepsi bunların
ve bir ''SIR''dır.
-Nietzsche-
Böyle Buyurdu Zerdüşt
KAyib
Efendim bir gün beni yanına çağırdı
'Bir şeyi bulmama yadım etmeni istiyorum'dedi.
Gözlerindeki pırıltı ile neyi kaybetiğini anlamaya çalıştım.
Tespihi,kaşığı,kıymetli bir eşyası?
hayır dedi.
Kaybettiğim değil göremediğim bir şeyi bulmanı istiyorum.
Kaybedilmeyen bir şey nasıl bulunabilirdi ?
Ya vardır ya yoktur.
Eğer görebiliyorsan oradadır,bulamıyorsan kayıptır.
diye düşündüm.
'Bulunamayan şey kayıptır' ifadesi ile kendime geldim.
'Bulamamak, görememektir'.Çünkü bakarsın ancak göremezsin.
Zihin engeldir görmene.
Bulmanı istediğim şey benim özel bir eşyam değil.
Sensin.
Bana kendini bul getir!
Kendimi bulup getirmemi istedi benden.
Ben buradaydım kayıp değildim.
Ancak beni nasıl görmediğini ifade etti?
Neden kendimi bulmamı istedi?
Düşünceleri ile yoğruldum.
Tüm bahçeyi dolaştım, çiçeklerde böceklerde,
bal yapan arılarda aradım kendimi.
Esen rüzgarın sesini duydum,
dağlarda uçan kartalları seyrettim.
Güneşin doğuşunu ve yine doğmak üzere batışını izledim.
Soğukta kar yağardı, kar toprağı örter,
dinlenmesine yardım eder, tohumları gizlerdi.
ama yine yine
Baharda uyanırlar güneşe doğru yönelirlerdi
toprağın engin derinliklerinden.
Her gece ne kadar karanlık da olsa
seherde aydınlanırdı her yer.
Her zaman döngü içindeydim.
Bende onlar gibi dönüyordum.
Farkım neydi? Ben neydim? Bir kayıb?
Farkım farketme yetisindeydi.
Bir tohum biliyordu tohum olduğunu,
ne zaman çıkacağını karnlıktan,
ne zaman büyüyeceğini.
Güneş ne zaman doğacağını,
dünya nasıl döneceğini,
kuşlar nasıl uçacağını,
Arı nasıl bal yapacağını biliyordu.
Ancak ben biliyor muydum ne olduğumu?
Bulunmak istiyordum.
Kim bulacaktı beni?
Yine ben...
Peki görmem gereken neydi?
Zihnim insansın diyor,
Gönlüm ise maneviyatsın diye parçalıyor adeta tüm hücrelerimi....
Çıkmak istiyorum artık kabuğumdan artık zamanı gelmiş,
kurtulmak istiyorum tüm yüklerimden,
binlerce yıldır biriktirdiğim (!)
yürümeme engel olan kamburumdan.
Uçmak istiyorum ötelere
Engin denizleri,
zirvelere ulaşan dağları aşmak,
yanmak her zerremin küle dönüşmesini seyretmek
Ve her külden yeniden bir bedenle doğmak istiyorum.
Çokluğa erişmek ve teklikte BİRleşmek istiyorum..
Ötelerden görmek istiyorum kendimi,
Ne olduğumu,
kaybettiğim kendimi bulmak istiyorum.
Küçük bir bedene sığmışkoca kainat olduğumu,
Ve aynı zamanda o koca kainatın bir noktası olduğumu nasıl anlayamadım?
Kayıplıktan kurtulmak ve kendim olmak için
Ne kadar çaba göstrem azdır....
Koşup efendimin ellerini öpmek isiyorum.
bana kayıplığın verdiği acıyı ve bulunmuşluğun sarhoşluğunu ,
Huzurunu gösterdiği için.
Yanına yaklaşıyorum hiçlik içinde,
gözlerindeki o pırıltı ile kendime geliyorum..
''Her aleme dalacaksın,kanatın her zerresinde olacaksın.
Ve aynı anda yine burada olarak.
Çünkü bu sensin.
Senin sınırlılığın.
Rabb'in sınırının bittiği,
senin bedenin sınırı başladığı noktada var olacaksın.
Ve o noktayı her daim koruyacaksın.
Kaybolmadan her anı hissderek ulaşacaksın varlığınla yokluğuna.
Her baktığına aldanma!çünkü:
O gerçek değildir.
Gerçek onun arkasına gizlenmiştir.
Nefes almadan yaşayamazsın ama eldığın nefes hava mıdır?
Hava olduğunu zannedersin.
Görebilir misin havayı?
ancak etrafa verdiği zarar ziyanla onu 'bilebilirsin'.
Yaprağı yukarı kaldırışıyla tanırsın,
ağacı eğişiyle görürsün,
Tozu toprağı birbirine katışı ile anlarsın havanın varlığını.
İşte sen gerçekte busun.
Hava gibisin.
Yoksun ancak erafa verdiğin hizmet ile ,
Varoluşun ile ifade edersin açığa vurursun
kendini.Kaybol ama hep kendinde olarak.
Derinlere dal ama yine bedeninde dimdik ayakta durarak arz(yer) üzerinde.
Arayan da sen ,
aranan da sen ol daima! aradığın gerçeklik bazen tam yanıbaşındadır da göremezsin.
Çünkü mükemmeldir o yaratılış gibi.
Ancak sorun bilinmez oluşudur.
Sonsuzdur ancak sonsuza kadar uzanırken hangi hadiselerde vuku bulacağı bilinmezdir.
Ne zaman en mükemmele ulaşılır işte bu sonsuzluktur.
Diri olmanın manası budur evlat.
aradığın gerçekliğin sende olduğunu unutma.
Çünkü:
gerçek oralarda bir yerlerde değil sende.
Onu kaybetmedin ancak bulamıyorsun.
Bulmana yardımcı olacak 'gönül gözün' daima açık olsun..
Nilüfer Dinç-Kevser Yeşiltaş
Batıni MEVLANA
'Bir şeyi bulmama yadım etmeni istiyorum'dedi.
Gözlerindeki pırıltı ile neyi kaybetiğini anlamaya çalıştım.
Tespihi,kaşığı,kıymetli bir eşyası?
hayır dedi.
Kaybettiğim değil göremediğim bir şeyi bulmanı istiyorum.
Kaybedilmeyen bir şey nasıl bulunabilirdi ?
Ya vardır ya yoktur.
Eğer görebiliyorsan oradadır,bulamıyorsan kayıptır.
diye düşündüm.
'Bulunamayan şey kayıptır' ifadesi ile kendime geldim.
'Bulamamak, görememektir'.Çünkü bakarsın ancak göremezsin.
Zihin engeldir görmene.
Bulmanı istediğim şey benim özel bir eşyam değil.
Sensin.
Bana kendini bul getir!
Kendimi bulup getirmemi istedi benden.
Ben buradaydım kayıp değildim.
Ancak beni nasıl görmediğini ifade etti?
Neden kendimi bulmamı istedi?
Düşünceleri ile yoğruldum.
Tüm bahçeyi dolaştım, çiçeklerde böceklerde,
bal yapan arılarda aradım kendimi.
Esen rüzgarın sesini duydum,
dağlarda uçan kartalları seyrettim.
Güneşin doğuşunu ve yine doğmak üzere batışını izledim.
Soğukta kar yağardı, kar toprağı örter,
dinlenmesine yardım eder, tohumları gizlerdi.
ama yine yine
Baharda uyanırlar güneşe doğru yönelirlerdi
toprağın engin derinliklerinden.
Her gece ne kadar karanlık da olsa
seherde aydınlanırdı her yer.
Her zaman döngü içindeydim.
Bende onlar gibi dönüyordum.
Farkım neydi? Ben neydim? Bir kayıb?
Farkım farketme yetisindeydi.
Bir tohum biliyordu tohum olduğunu,
ne zaman çıkacağını karnlıktan,
ne zaman büyüyeceğini.
Güneş ne zaman doğacağını,
dünya nasıl döneceğini,
kuşlar nasıl uçacağını,
Arı nasıl bal yapacağını biliyordu.
Ancak ben biliyor muydum ne olduğumu?
Bulunmak istiyordum.
Kim bulacaktı beni?
Yine ben...
Peki görmem gereken neydi?
Zihnim insansın diyor,
Gönlüm ise maneviyatsın diye parçalıyor adeta tüm hücrelerimi....
Çıkmak istiyorum artık kabuğumdan artık zamanı gelmiş,
kurtulmak istiyorum tüm yüklerimden,
binlerce yıldır biriktirdiğim (!)
yürümeme engel olan kamburumdan.
Uçmak istiyorum ötelere
Engin denizleri,
zirvelere ulaşan dağları aşmak,
yanmak her zerremin küle dönüşmesini seyretmek
Ve her külden yeniden bir bedenle doğmak istiyorum.
Çokluğa erişmek ve teklikte BİRleşmek istiyorum..
Ötelerden görmek istiyorum kendimi,
Ne olduğumu,
kaybettiğim kendimi bulmak istiyorum.
Küçük bir bedene sığmışkoca kainat olduğumu,
Ve aynı zamanda o koca kainatın bir noktası olduğumu nasıl anlayamadım?
Kayıplıktan kurtulmak ve kendim olmak için
Ne kadar çaba göstrem azdır....
Koşup efendimin ellerini öpmek isiyorum.
bana kayıplığın verdiği acıyı ve bulunmuşluğun sarhoşluğunu ,
Huzurunu gösterdiği için.
Yanına yaklaşıyorum hiçlik içinde,
gözlerindeki o pırıltı ile kendime geliyorum..
''Her aleme dalacaksın,kanatın her zerresinde olacaksın.
Ve aynı anda yine burada olarak.
Çünkü bu sensin.
Senin sınırlılığın.
Rabb'in sınırının bittiği,
senin bedenin sınırı başladığı noktada var olacaksın.
Ve o noktayı her daim koruyacaksın.
Kaybolmadan her anı hissderek ulaşacaksın varlığınla yokluğuna.
Her baktığına aldanma!çünkü:
O gerçek değildir.
Gerçek onun arkasına gizlenmiştir.
Nefes almadan yaşayamazsın ama eldığın nefes hava mıdır?
Hava olduğunu zannedersin.
Görebilir misin havayı?
ancak etrafa verdiği zarar ziyanla onu 'bilebilirsin'.
Yaprağı yukarı kaldırışıyla tanırsın,
ağacı eğişiyle görürsün,
Tozu toprağı birbirine katışı ile anlarsın havanın varlığını.
İşte sen gerçekte busun.
Hava gibisin.
Yoksun ancak erafa verdiğin hizmet ile ,
Varoluşun ile ifade edersin açığa vurursun
kendini.Kaybol ama hep kendinde olarak.
Derinlere dal ama yine bedeninde dimdik ayakta durarak arz(yer) üzerinde.
Arayan da sen ,
aranan da sen ol daima! aradığın gerçeklik bazen tam yanıbaşındadır da göremezsin.
Çünkü mükemmeldir o yaratılış gibi.
Ancak sorun bilinmez oluşudur.
Sonsuzdur ancak sonsuza kadar uzanırken hangi hadiselerde vuku bulacağı bilinmezdir.
Ne zaman en mükemmele ulaşılır işte bu sonsuzluktur.
Diri olmanın manası budur evlat.
aradığın gerçekliğin sende olduğunu unutma.
Çünkü:
gerçek oralarda bir yerlerde değil sende.
Onu kaybetmedin ancak bulamıyorsun.
Bulmana yardımcı olacak 'gönül gözün' daima açık olsun..
Nilüfer Dinç-Kevser Yeşiltaş
Batıni MEVLANA
Beyin gucu..
Beş duyumuzla algıladığımız bilgileri bilincimizle değerlendirdikten sonra bir şeyleri yapamayı programlarken bilinçaltımıza aktarırız.
Bu arada, reddettiklerimizi dış dünyaya gönderirken,
kararsız kaldıklarımızı da bilinçaltımıza aktarmış oluruz.
Başka bir deyişle; farkına varmadan hayali de diyebileceğimiz gizli bir sayfa ki,
buna 'dilek sayfası' da dyebiliriz, tasarladıklarımızı kaydederiz.
Bilincimizle uygulamaya geçtiğimizde ise,
kaydedilen bu programı bazen aynen,
bazen değiştirerek bazen de yapmaktan vazgeçeriz.
Oysa bilinçaltımız öyle hareket etmiyor.
O farklı davranıyor.
Daha doğrusu, gerçekçi bir yaklaşım sergiliyor.
Gizli sayfada gördülerini,
yani bilincimizle değerlendirip kendisine aktardıklarımızı harfi harfine
yerine getirilmesi gereken birer emir olarak algılıyor.
Bu arada, kararsız kaldığımız ya da bilincimizle kabul edip,
bir süre sonra unuttuğumuz emirleri de bizim dileğimiz olarak etrafa yaymaya çalışıyor.
Üstelik bunları yaparken blincimize haber vermeden,
herhangi bir uyarı göndermeden gerçekleştiriyor görevini.
Başka bir anlatımla şöyle de denilebilir:
Üstbilinç,
gerçek bilincin kumanda köprüsü gibidir.
Kaptan talimatı verir, alt bilinç uygulamaya çalışır.
Hatta başka bir ifade de geçerli olabilir bu konuda:
''Bilinçaltımız bizim gündem belirleyicimizdir.
Henüz gerçekleşmemiş olan düşüncelerimizi önem sırasına göre listeleyen
ve gerçekleşmesine çalışan bir yardımcımızdır.''
''Tecrube, yapılan hataların bileşkesidir''
diye sıkça kullanılan bir söz var.
Buradan anlıyoruz ki, deneyimlerimiz bize yol gösterirken bir bakıma,
bilinçaltı zihnimize yardım ederek onun işini kolaylaştırıyor.
Çünkü her deneyimimiz bize bir olgunluk kazandırıyor.
Bilinçli zihnimiz, karşılaştığımız birbirinden zor
ve farklı durumlarda,
mantık kullanarak etraflı şekilde karar vermemizi sağlarken:
bilinçaltı zihnimiz, kendisine aktarılan bilgileri değerlendirmekte sezgileriyle birlikte,
belleğimizin bir köşesine yerleştirdiği deneyimlerimizden de yararlanıyor.
Bu yönüyle ele aldığımızda görüyoruz ki,
''belleğimiz, akıl
ve zeka yönünden olası eksiklerimizi telafi eden en büyük yardımcımız
ve desteğimizdir.''
Bu işle uğraşan bilge kişilerin akıl
ve zekadan söz ederken,
bir şekilde ''bellek zekası'' demeleri boşuna değil elbette..
Bilinç altımız sadece bununla da yetinmeyip,
düşüncelerimizi de otomatik olarak etkiliyor.
İstem dışı hayatımızı bu şekilde sürürüyoruz.
Çünkü o, devamlı olarak ruhumuzla temas halindedir ve sezgi sahibidir.
Bu yönüyle ele aldığımızda, bilinçaltımız için ''gönüllü hizmetkarımız '' da diyebiliriz.
Öyle bir hizmetkar ki, görevini yerine getirirken arkasına bile bakmaz.
Bütün düşüncelerimizi kayıtlardan okur,
önem derecelerine göre sıraya koyar
ve yerine getirmek ya da gerçeğe dönüştürebilmek için çırpınıp durur.
İşte zihin gücü burada kendisini gösterir.
Çünkü bütün düşünceler zihnimizde başlamakta ve gelişmektedir.
Zihnimiz aracılığıyla, her şeyin tek
ve mutlak sahibi Allah'tan bir şeyler istediğimizde:
bilinçaltımızın, dileğimizi o yüce makama ulaşırken nasıl bir yol izlediği önemli değildir.
Çünkü bize şah damarımızdan da yakın olan Allah,
bizim ne istediğimizi zaten bütün açıklığyla bilmektedir.
Bize düşen, zihnimizi çalıştırarak gönülden istemek:
ümitle, sabırla ve elbette gerekli gayreti göstererek beklemekten ibarettir.
Başkalarından bir şeyler istediğimizde
ya da onları arzularımız doğrultusunda yönlendirmeye çalıştığımızda ise
madde ötesi özelliklerimiz devrededir.
Bu sırada bilinçaltımızın hangi dalga boyutunda yayın yaptığı
ve hangi frekansları kullandığı bizim için tam olarak bir ''sır'' dır.
Ama biliriz ki, mesajımız yerine ulaşmış
ve zihinsel bir etkileşim meydana gelmiş:
beynimizle, ruhumuzla,
gönlümüzle destekleyebildiğimiz oranda olumlu yanıt alma şansımız artmıştır.
Daha önceki satırlarda da ifade etiğimiz gibi,
normal bilincimiz ile bilinçaltımız devamlı şekilde ilişki içindedir.
Bilincimizle tasarladığımız bütün düşüncelerimiz,
eksiksiz bir biçimde bilinçalt dediğimiz o engin bölgeye aktarılır.
Bilinçaltımız bilge bir şekilde ya da anlaşılmaz bir bağlılık duygusuyla
o düşüncelerimizi ortaya çıkarmaya, gündemde tutmaya çalışır.
Bilinçaltımız sadece bilincimizle değil,
başta ruhumuz olmak üzere bütün çevremizle,
hatta bütün evrenle iletişim ve etkileşim halindedir.
Ruh, atman, saf potansiyel alan, birleşik alan, tüm olanaklar alanı veya
''Hakk'' diye de tanımlayabileceğimiz bu alanda,
daha önce belirttiğimiz gibi herşey sonsuz olarak mevcuttur.
Günlük yaşantımızda, bu madde öesi etkileşimleri doğrulayan bir çok olayla karşılaşıyoruz.
Dr. Montaque Ullman ve Dr. Stanley Krippner,
''Rüyalara ve Telepatiye Deneysel Bir Yaklaşım''
adlı bilimsel makalelerinde bu konuyu ele alıyorlar.
Yaptıkları bir dizi karmaşık deney sonunda uyanık bir kişinin,
birkaç kapı ötede uyumakta olan başka bir insana tekrar tekrar
ve rutin bir biçimde imgeler aktarabileceğini
ve bu imgelerin uykudaki insanın rüyasında ortaya çıkacağını bilimsel olarak öne sürüyorlar.
Ayrıca biliyoruz ki,
birbirini tanıyan iki kişinin birbirinden bağımsız olarak aynı
ya da çok benzer rüyalar gördükleri sık rastlanabilen olaylardandır.
Bilim insanları, bu ve buna benzer olaylaın meydana gelmesine ''eşzamanlılık''
ya da senkronizasyon'' diyorlar.
Bilinçlilik: bilinçli ve bilinçaltı zihinlerimizin inançları,
arzuları ve varsaydığı şeylerin bütünüdür.
Başka bir anlatımla bilinç olarak tasarladığımız her şey,
normal bilincimiz için doğru kararlar manzumesi iken,
bilinçaltımız için her an hatırlanması
ve yerine getirilmesi gereken bir ''emir listesi'' gibidir..
-Gazanfer Sanlıtop-
KUR'AN-I KERİM'E ve diğer kutsal kitaplara göre ÇEKİM YASASI
Bu arada, reddettiklerimizi dış dünyaya gönderirken,
kararsız kaldıklarımızı da bilinçaltımıza aktarmış oluruz.
Başka bir deyişle; farkına varmadan hayali de diyebileceğimiz gizli bir sayfa ki,
buna 'dilek sayfası' da dyebiliriz, tasarladıklarımızı kaydederiz.
Bilincimizle uygulamaya geçtiğimizde ise,
kaydedilen bu programı bazen aynen,
bazen değiştirerek bazen de yapmaktan vazgeçeriz.
Oysa bilinçaltımız öyle hareket etmiyor.
O farklı davranıyor.
Daha doğrusu, gerçekçi bir yaklaşım sergiliyor.
Gizli sayfada gördülerini,
yani bilincimizle değerlendirip kendisine aktardıklarımızı harfi harfine
yerine getirilmesi gereken birer emir olarak algılıyor.
Bu arada, kararsız kaldığımız ya da bilincimizle kabul edip,
bir süre sonra unuttuğumuz emirleri de bizim dileğimiz olarak etrafa yaymaya çalışıyor.
Üstelik bunları yaparken blincimize haber vermeden,
herhangi bir uyarı göndermeden gerçekleştiriyor görevini.
Başka bir anlatımla şöyle de denilebilir:
Üstbilinç,
gerçek bilincin kumanda köprüsü gibidir.
Kaptan talimatı verir, alt bilinç uygulamaya çalışır.
Hatta başka bir ifade de geçerli olabilir bu konuda:
''Bilinçaltımız bizim gündem belirleyicimizdir.
Henüz gerçekleşmemiş olan düşüncelerimizi önem sırasına göre listeleyen
ve gerçekleşmesine çalışan bir yardımcımızdır.''
''Tecrube, yapılan hataların bileşkesidir''
diye sıkça kullanılan bir söz var.
Buradan anlıyoruz ki, deneyimlerimiz bize yol gösterirken bir bakıma,
bilinçaltı zihnimize yardım ederek onun işini kolaylaştırıyor.
Çünkü her deneyimimiz bize bir olgunluk kazandırıyor.
Bilinçli zihnimiz, karşılaştığımız birbirinden zor
ve farklı durumlarda,
mantık kullanarak etraflı şekilde karar vermemizi sağlarken:
bilinçaltı zihnimiz, kendisine aktarılan bilgileri değerlendirmekte sezgileriyle birlikte,
belleğimizin bir köşesine yerleştirdiği deneyimlerimizden de yararlanıyor.
Bu yönüyle ele aldığımızda görüyoruz ki,
''belleğimiz, akıl
ve zeka yönünden olası eksiklerimizi telafi eden en büyük yardımcımız
ve desteğimizdir.''
Bu işle uğraşan bilge kişilerin akıl
ve zekadan söz ederken,
bir şekilde ''bellek zekası'' demeleri boşuna değil elbette..
Bilinç altımız sadece bununla da yetinmeyip,
düşüncelerimizi de otomatik olarak etkiliyor.
İstem dışı hayatımızı bu şekilde sürürüyoruz.
Çünkü o, devamlı olarak ruhumuzla temas halindedir ve sezgi sahibidir.
Bu yönüyle ele aldığımızda, bilinçaltımız için ''gönüllü hizmetkarımız '' da diyebiliriz.
Öyle bir hizmetkar ki, görevini yerine getirirken arkasına bile bakmaz.
Bütün düşüncelerimizi kayıtlardan okur,
önem derecelerine göre sıraya koyar
ve yerine getirmek ya da gerçeğe dönüştürebilmek için çırpınıp durur.
İşte zihin gücü burada kendisini gösterir.
Çünkü bütün düşünceler zihnimizde başlamakta ve gelişmektedir.
Zihnimiz aracılığıyla, her şeyin tek
ve mutlak sahibi Allah'tan bir şeyler istediğimizde:
bilinçaltımızın, dileğimizi o yüce makama ulaşırken nasıl bir yol izlediği önemli değildir.
Çünkü bize şah damarımızdan da yakın olan Allah,
bizim ne istediğimizi zaten bütün açıklığyla bilmektedir.
Bize düşen, zihnimizi çalıştırarak gönülden istemek:
ümitle, sabırla ve elbette gerekli gayreti göstererek beklemekten ibarettir.
Başkalarından bir şeyler istediğimizde
ya da onları arzularımız doğrultusunda yönlendirmeye çalıştığımızda ise
madde ötesi özelliklerimiz devrededir.
Bu sırada bilinçaltımızın hangi dalga boyutunda yayın yaptığı
ve hangi frekansları kullandığı bizim için tam olarak bir ''sır'' dır.
Ama biliriz ki, mesajımız yerine ulaşmış
ve zihinsel bir etkileşim meydana gelmiş:
beynimizle, ruhumuzla,
gönlümüzle destekleyebildiğimiz oranda olumlu yanıt alma şansımız artmıştır.
Daha önceki satırlarda da ifade etiğimiz gibi,
normal bilincimiz ile bilinçaltımız devamlı şekilde ilişki içindedir.
Bilincimizle tasarladığımız bütün düşüncelerimiz,
eksiksiz bir biçimde bilinçalt dediğimiz o engin bölgeye aktarılır.
Bilinçaltımız bilge bir şekilde ya da anlaşılmaz bir bağlılık duygusuyla
o düşüncelerimizi ortaya çıkarmaya, gündemde tutmaya çalışır.
Bilinçaltımız sadece bilincimizle değil,
başta ruhumuz olmak üzere bütün çevremizle,
hatta bütün evrenle iletişim ve etkileşim halindedir.
Ruh, atman, saf potansiyel alan, birleşik alan, tüm olanaklar alanı veya
''Hakk'' diye de tanımlayabileceğimiz bu alanda,
daha önce belirttiğimiz gibi herşey sonsuz olarak mevcuttur.
Günlük yaşantımızda, bu madde öesi etkileşimleri doğrulayan bir çok olayla karşılaşıyoruz.
Dr. Montaque Ullman ve Dr. Stanley Krippner,
''Rüyalara ve Telepatiye Deneysel Bir Yaklaşım''
adlı bilimsel makalelerinde bu konuyu ele alıyorlar.
Yaptıkları bir dizi karmaşık deney sonunda uyanık bir kişinin,
birkaç kapı ötede uyumakta olan başka bir insana tekrar tekrar
ve rutin bir biçimde imgeler aktarabileceğini
ve bu imgelerin uykudaki insanın rüyasında ortaya çıkacağını bilimsel olarak öne sürüyorlar.
Ayrıca biliyoruz ki,
birbirini tanıyan iki kişinin birbirinden bağımsız olarak aynı
ya da çok benzer rüyalar gördükleri sık rastlanabilen olaylardandır.
Bilim insanları, bu ve buna benzer olaylaın meydana gelmesine ''eşzamanlılık''
ya da senkronizasyon'' diyorlar.
Bilinçlilik: bilinçli ve bilinçaltı zihinlerimizin inançları,
arzuları ve varsaydığı şeylerin bütünüdür.
Başka bir anlatımla bilinç olarak tasarladığımız her şey,
normal bilincimiz için doğru kararlar manzumesi iken,
bilinçaltımız için her an hatırlanması
ve yerine getirilmesi gereken bir ''emir listesi'' gibidir..
-Gazanfer Sanlıtop-
KUR'AN-I KERİM'E ve diğer kutsal kitaplara göre ÇEKİM YASASI
Abonneren op:
Posts (Atom)












